24 Haziran 2026 Çarşamba

IPv6 konusunda ne durumdayız

Geçen gün e-devlet uygulamasına yeni bir bilgisayardan bağlandığımda gelen bildirim e-postasındaki IP adresi beni 20 yıl önceye götürdü. İlk çevirdiğim belgelerden biri olan IPv6 NASIL'ı yaklaşık 20 yıl önce çevirmiştim. Sonrasında diğer IPv6 belgelerini de çevirdim, çalıştığım üniversitenin IPv6 tahsisi işlemlerini yaptım, yönettiğim sunucuları bu yeni adreslerden de hizmet verecek hale getirdim. Konuyla ilgilenenler olarak önce IPv6 Görev Gücü adı altında toplandık, sonrasında iki ulusal IPv6 konferansı düzenledik.

TÜBİTAK destekli Ulusal IPv6 Protokol Altyapısı Tasarımı ve Geçişi Projesinin yürütücülerinden biri oldum ve iki yıl boyunca hem IPv6 destekli uygulamalar geliştirdik hem de IPv4'ten IPv6'ya geçişin nasıl olacağını planladık. 2010 yılı biterken Kamu Kurum ve Kuruluşları için IPv6'ya Geçiş Planı başlıklı bir Başbakanlık genelgesi yayınlandı ve kurumlara 3 yıl içinde internet üzerinden verdikleri kamuya açık tüm hizmetleri IPv6’yı destekler hale getirme yükümlülüğü getirildi.

Elbette bu genelgeye uyan bir kurum olmadı. ULAKBİM'in teşvikleriyle bazı üniversiteler adres bloklarını almış olsalar da servislerini IPv6'dan erişilebilir hale getireni pek az oldu. Türkiye'de IPv6 için uğraştığımız kadar başka bir protokole ilgi gösterilmiş midir bilmiyorum ama biz bu adresleme sistemine geçilmesinde geç kalırsak bazı fırsatları kaçıracağımızdan çekiniyorduk (Çin olimpiyatları yayınlarken IPv6 kullandı diye pek heyecanlanmıştık diye hatırlıyorum). Önceden basit hazırlıklarla bu geçişi yapabileceğimizi biliyor ve geç kalmamız durumunda karşımıza çıkabilecek donanım ve lisans maliyetlerini ödemeyelim istiyorduk. Hem madem dünyanın da geçişe yeni başladığı bir dönemdeydik, neden öncülerden biri olmayacaktık?

IPv6 geçişinin genelgeyle bile yapılamaması aslında bana başka şeyler de öğretti. Ortada zorlayıcı teknik bir sorun yoksa kurumları dönüştürmek oldukça zor, hatta imkansız bir şey. İlerleyen yıllarda benzer bir geçememe denemesi de F klavye için yaşandı. Kamunun yeni alacağı klavyeleri F klavye olarak tercih etmesi, sonrasında ise elindeki Q klavyeleri de F klavyelerle değiştirmesi zorunlu kılınmıştı ve tahmin edeceğiniz gibi bugün bile kurumlar Q klavyeler satın alıyorlar.

Bugün IPv6 dünya genelinde kullanılan bir protokol durumunda. Türkiye'de de operatörler kullanıcılarına bu hizmeti veriyor. Yeniliğin ateşleyicisi olması beklenen (kim bekliyorsa bunu artık) üniversiteler çok hızlı girdikleri bu kulvarda maalesef gerideler ama ne gam!

Geriye dönüp bakınca bu kadar çabaladık ve çok az etkimiz oldu ama şimdi hayal ettiğimiz yere geldik diye görüyorum. Ülke için ciddi maliyetler de çıkartılmamış olsa gerek, yoksa duyardık bunu herhalde. O zaman bu çaba beyhude miydi? Geriye gidip 13 yıl önce ülkede Akgül'ün hep söylediği ifadeyle bir bilişim fırtınası estirsek, bir fark yaratabilir miydik diye kendime sorduğumda bugün bu soruya hayır diyemiyorum. Aslında bir dönem o kadar odağımızda olan bir konu olduğu için bir fırsatı kaçırdık demek geçiyor içimden ama ondan da emin olamıyorum. Ama hayat hep böyle değil mi? Yaptığın bir şeyi yapmasan, yapmadığın bir şeyi yapsan şimdi ne durumda olacağını bilemiyorsun.

[1] https://www.nyucel.com/2013/09/ipv6-gecis-fiyaskosu.html

4 Haziran 2026 Perşembe

karanfil elden ele - Hitchcock/Truffaut

Alfred Hitchcock neredeyse bütün filmlerini edebiyattan esinlenerek çekmiş bir yönetmen. Bir romanı/öyküyü hızlıca okuyup aklında kalan fikri senaryolaştırarak oluşturmuş filmlerini. Sanırım bütün sinema sevenler gibi benim de en sevdiğim yönetmenlerden biri.

Belki öncesinde filmlerinden gördüklerim olmuştur ama adını tv'de izlediğim Alfred Hitchcock Sunar ile öğrenmiş olmalıyım. Tonton bir amca olarak aklımda kalsa da daha sonraki yıllarda filmlerinden çok gerildiğimi hatırlıyorum. Şimdilerde, yönetmenler hakkında okuyup ne çektilerse baştan sona izlerken yani, Hitchcock'la ilgili bir kitap seçip okuyayım dedim. Birkaç filmini izlediğim Francois Truffaut'un Hitchcock ile uzun konuşmasının kitabının [1] övgüsünü çok dinlediğimden onu aldım.

Bir insanın başka birini bu kadar anlamış olması (her ne kadar her anlama bir yanlış anlama olsa da) gerçekten saygı uyandırıcı bir durum. Truffaut filmlerinin neredeyse tamamını, farklı gösterimleri de dahil izlemiş, notlar almış, üzerinde düşünmüş şekilde oturmuş Hitchcock'un karşısına. Biri Fransızca, diğeri İngilizce konuşan iki büyük yönetmen bir kadın çevirmen yardımıyla Hitchcock'un bütün filmleri ve sinema anlayışı hakkında uzunca konuşmuşlar. Hitchcock neredeyse sinemayla yaşıt olduğundan sinemanın sessiz dönemini, siyah beyaz dönemini, renkli filmleri, tv yıllarını yaşayarak öğrenmiş, çok başarılı bir yönetmen. Zamanla aklına gelen her şeyi denemiş ve nasılsa hepsinin de üstesinden gelmiş benzersiz bir sinemacı. Tek plan gibi görünen film de çekmiş, tek bir kayığın üstünde geçen film de. Neredeyse tamamında müzik olan filmi de var, hiç nota duymadığımız filmi de.

Truffaut sadece çok iyi bir hazırlık ve büyük bir saygıyla konuşmamış aynı zamanda çok iyi bir dinleyici de. Kate Murphy'nin "dikkatli bir dinleyici, konuşmanın kalitesini değiştirir" dediği [3] gibi Truffaut büyük bir zenginlik katmış röportaja. Her konuda anlaştıklarını söylemek de hatalı olur aslında, Truffaut bazı filmleri haftada iki kez izlemiş oluyor, bazılarını ise hiç görmemiş ama hakkında bilgi sahibi. Hitchcock bazı konuları içsel olarak biliyor. Pide ustasına kenarlara böyle bastırmanızın nedeni bu mu diye sorsanız cevap veremeyeceği gibi Truffaut için çok önemli gibi görünen şeyler Hitchcock için o kadar önemli olmayabiliyor.

İkisi de konuştukları konunun sinema olduğunun farkında, eleştiriler kişisel yapılmadığı gibi dinleyen de bunları kişisel almıyor. Bir yerde Truffaut eleştiriye cevap vermenin övgüye cevap vermekten daha kolay olduğunu biliyorum diyor.

Kitabı bitirince bir dilek hakkım olsa ve bu konuşmadaki Hitchcock veya Truffaut olma şansım verilse hangisi olmayı isterdim diye düşündüm. Belki soru şöyle de sorulabilir: birinin beni bu kadar iyi anlamasını mı, yoksa birini böyle anlamayı mı tercih ederdim? Soruyu böyle formüle edince ikinci seçeneği seçerdim herhalde. Anlaşılacak karmaşık bir tarafımın olmamasının da bunda etkisi vardır sanırım.

Yönetmen Kent Jones'un bu kitapla ilgili çektiği bir belgesel de var [2]. Wes Anderson, David Fincher, Martin Scorsese gibi yönetmenler hem kitap/röportaj hem de Hitchcock hakkındaki görüşlerini aktarıyorlar bu belgeselde. Böylece kitaplardan esinlenip filmler çeken bir yönetmenden etkilenen bir başka yönetmenin yaptığı röportajın kitabından esinlenen diğer bir yönetmenin çektiği belgeseli izlemiş oluyoruz.

Böyle karanfilin elden ele dolaştırılması daha önce karşılaşmadığımız bir şey de değil. Nazım'ın memleketimizden insan manzaralarının şiirini yazması, onun ölümünün ardından Hasan Hüseyin Kormazgil'in Haziran'da Ölmek Zor şiirini yazması, Grup Yorum'un bu şiiri bestelemesi, sizin bundan bahseden bu satırları okumanız gibi. 

1 Haziran 2026 Pazartesi

internet yerinde durmuyor

Dünyada daha çok vakit geçirdikçe telefon rehberimden eksilen insanların sayısı da artıyor. Bazılarıyla artık görüşmeyeceğimden emin olduğumdan, bazılarıyla ise görüşme imkanı kalmadığından siliyorum rehberden. Annemin numarasını bile silmiştim yıllar önce. Ne ben o numaraları arayabilirim ne de, olur da o numaradan bir çağrı gelirse açabilirim.

Mustafa Akgül'ün, Server Acim'in numarasını silmek bir hamlede yapılabilecek bir şey ama ya yazılarda onlara verdiğim bağlantılar! Uzun yıllar çalışan akgul.bilkent.edu.tr artık bulunamıyor elbette. Server hocanın sayfası da muhakkak çalışmıyordur. Ben üniversiteden emekli olduğum saat eposta adresim kapatılmıştı, onların sayfaları neden açık kalsın.

Bugün bloga baktım ve bu kadar linkin çalışmıyor olmasına çok şaşırdım işin doğrusu. Artık hayatta olmayan arkadaşlarımızın, hocalarımızın sayfalarının açık olmaması değil tek sorun. Kurumlar sayfalarının tasarımlarını yenilerken eskileri çoğunlukla siliyorlar. Tübitak'ta yıllarca gidip çalıştığım komisyonların izi kalmamış.

Yıllar içinde yazılım projelerin adları ve adresleri de değişti. Eski yazılarımda Pardus projesine uludag.org.tr bağlantılarını vermiştim çünkü adres buydu. Pardus'un svn depolarının ve bir tarihten önceki geçmişinin tamamen silinmesini saymıyorum bile.

Harici bir sayfadaki görsele verdiğim neredeyse bütün bağlantılar da kırık durumda. Birkaç sayfa var yirmi yıl ayakta kalmayı başaran; wikipedia, imdb, amazon. Belki hatırlayanlar vardır Google Plus diye bir adres vardı, o bile kapandı. Eski blog yazılarım sosyal medya diye bir şeyin olmadığı zamanlarda da yazıldığı için bugün hiç anlamı olmayan girdileri de içeriyor ama o zamanın linkleri ve görselleri olmayınca tamamen boş girdiler haline gelmişler. Onları sıradan gözden geçirip siliyorum veya nadiren güncelliyorum.

Bir zaman gelecek bu okuduğunuz satırlar da internetten silinecek. Bu bloga verilen bağlantılar, eğer varsa tabi, kırık duruma düşecek. Bunda hüzünlü bir durum yok aslında, kim sonsuza kadar yaşayacak ki zaten. Blogdan onlarca yazı sildim, belki sayı yüzleri bulabilir. Kimin umurunda bilmiyorum ama durum bu


 

30 Mayıs 2026 Cumartesi

Fizik bölümleri ne durumda? - 2026

2013 ve 2018'de üniversitelerimizde fizik bölümleri hakkında yazılar yazmıştım [1], [2]. O yıllar fizik bölümlerinin neredeyse hiç öğrenci bulamadığı yıllardı. Ülke olarak temel bilimlerden böyle keskin bir kopuş yaşamamız bana ürkütücü geldiğinden lisans eğitiminde hiç fizikçi yetiştirmiyor olmamız hakkında bir şeyler yapılması gerektiğini yazmıştım. Şimdi aradan çok yıllar geçmişken duruma yeniden bakalım istiyorum. Verileri YÖK'ten alıp [3] mevcut duruma birlikte bakalım.

Beş üniversitemizde, İTÜ, Hacettepe, Ankara, İstanbul Medeniyet ve Gaziantep Üniversitelerinde, toplamda 205 kontenjanı bulunan Fizik Mühendisliği bölümleri var, hepsi istediği kadar öğrenci çekebilmiş. Sınıflarda hiç boş koltuk kalmamış.

Fizik bölümlerinde ise 55 üniversitede toplam 1600'e yakın olan kapasitenin tamamı dolmuş. 2018'de sadece 22 üniversite kontenjanlarını doldurabilmişken bugünkü durum çok daha iyi görünüyor. Aradan geçen sekiz yılda fizik bölümlerine talep %60 artmış.

Duruma öğrenci açısından bakınca fizik de diğer temel disiplinler gibi bir bölüm. Okuması da ancak diğerleri kadar zordur. Öğrencinin ufkunu açan bir bölüm olduğu doğru ama biyoloji de öyledir eminim. Mezuniyet sonrası iş bulmak da temel bilimlerin herhangi bir bölümü gibidir; eğer derslerde anlatılanlar haricinde kendinize bir şeyler katmışsanız şansınız daha yüksek olacaktır (bunun geçerli olmadığı bir lisans eğitimi var mı emin değilim).

Konuya üniversiteler açısından bakınca fizik bütün mühendislik bölümleri için temel derslerden biri. Ne mühendisi olursanız olun mutlaka fizik öğrenmiş olmanız gerekiyor. Toplam 208 üniversitemiz olduğunu hesaba katınca yaklaşık dört üniversitemizden sadece birinde fizik bölümü bulunuyor. Mühendislik bölümlerindeki fizik derslerini meslekten fizikçi olmayan hocaların anlatması gerekiyor bu durumda. Anlatamazlar mı derseniz elbette anlatabilirler ama doğrusu bu mu acaba? İngilizce dersine beden öğretmeninin girmesi gibi olmasa da fizik dersini fizikçiden değil başka bir disiplinin uzmanından öğrenmek bana verimli bir yol gibi gelmiyor.

Üniversitelerdeki fizik, matematik gibi bölümlerin varlığı öğrencilerin tercihine bırakılmayacak kadar önemli bir konu. Bazı bölümlere talep çok az olsa bile onları ayakta tutmamız gerekiyor. Yolun başında denilen bir akademisyenin en az on yılda yetiştiğini unutmayıp bu derelerin suyunu kurutmamalıyız.

21 Mayıs 2026 Perşembe

Fen Liseleri 2025'te ne durumda

Fen Lisesi denince aklıma ortaokulda fen bilgisi öğretmenimin beni giriş sınavından haberdar etmesi ve haftada bir çalıştırması geliyor. Ankara'nın daha önce bir çocuğunu göndermediği küçük bir ilçesinden il dışına hiç çıkmamışken parasız yatılı nereyi kazansa oraya gidecek olan çaresiz ben. O zamanlar meslek liseleri, askeri liseler, anadolu liseleri, fen liseleri ayrı ayrı sınavlarla öğrenci alıyorlar. Parasız yatılı okumak için de ayrı bir sınav var. Şimdi tam hatırlamıyorum ama sınavlara giriş ücretsiz olmalı, yoksa hepsine birden girmiş olamam. Hepsini birer okula yerleşecek şekilde kazanıyorum. Fen Lisesi üniversiteye giriş için en uygun olanı diye düşünerek, o yaşlarda insan gerçekten düşünebiliyor mu emin değilim ama, Kayseri Fen Lisesine karar veriyorum. Haritaya bakınca Kayseri Ankara'ya yakın sanıyorum. Halbuki İzmir ve İstanbul da benzer mesafedeler, ayrıca hepsine otobüsle gideceğim mesafenin ne önemi var belli değil. En iyisi bile öğrencilere yapılan rezalet davranışlara ses çıkarmayan berbat öğretmenlerden dersler alıp üniversiteye gidiyorum. Ben öğrenciyken bir fen lisesi öğrencisinin üniversiteye kayıt olmamasının çok acayip bir nedeni olmalıydı. Liseye kaydolurken acaba üniversiteyi kazanabilir miyim diye bir tedirginliğim olmamıştı (parasız yatılı okuma fırsatından bunu hiç düşünememiş olabilirim).

2014'te "kesinlikle oğlumu yatılı okula göndermeyeceğim" diye yazmıştım [1], Uğur lise çağına gelince fen liseleri yatılı okul olmaktan büyük ölçüde çıktılar. 2019'da oğlum fen lisesi üçüncü sınıftayken fen liselerinin başarısının düştüğünü yazmıştım [2]. Bakalım son üniversiteye giriş sınavındaki durumları nedir [3].

Üniversiteye giriş sınavına giren 94.713 fen lisesi mezunu olmuş. Bunlardan 41.501'i dört yıllık örgün öğretime yerleştirilmiş. Yani bir fen lisesi mezununun örgün eğitimde bir lisans programını kazanma oranı %44'ün biraz altında. Ön lisans ve açık öğretim fakültelerini kazanları da dahil edince bu oran %48'e ancak ulaşıyor. 

Şimdi birlikte bu büyük başarısızlığı biraz az göstermeye çalışalım; oranı hesaplarken sınava giren aday sayısını değil yerleştirmeye başvuran aday sayısını kullanalım. Böyle bakmak istersek tercih yapan 55.908 fen lisesi mezununun %74'ünün lisans eğitimini, %81'inin de tercih ettiği herhangi bir bölümü kazandığını söylemek mümkün. Peki geri kalan 38.805 fen lisesi mezunu üniversiteye gitmek istemedi mi diyeceğiz? Elbette durum bu olamaz. Bir öğrenci dört yıl fen lisesinde okuyor ve sonra üniversiteye devam etmek istemiyorsa bu da kendi başına bir sorun değil mi?

Daha önce de yazmıştım ama tekrar etmekte fayda var diye düşünüyorum; bir liseyi sadece üniversiteye giriş sınavındaki başarısıyla değerlendirmek eksik olacaktır. Fen liselerinde öğrencilere sınav başarısı haricinde yeterlilikler de katılmalı ama sınav başarısı bu kadar düşükken diğer yeterlilikler konusunda da şüphelenmemiz haksız sayılmamalı bence.
 

20 Mayıs 2026 Çarşamba

Su Ürünleri Mühendisliği - 2026

2013, 2014 ve 2018'de üniversitelerimizdeki Su Ürünleri bölümlerinin kontenjanları üzerine yazmıştım [1], [2], [3]. Aradan geçen bunca yılda ne duruma geldik kısaca bir bakalım istiyorum.

İstanbul Üniversitesi başka bir üniversitede olmayan Su Bilimleri ve Mühendisliği isimli bölümünün 75 olan kontenjanının tamamını doldurmuş.

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi benzer bir şekilde başka bir örneği olmayan Su Ürünleri Endüstrisi Mühendisliği isimli bölümüne 30 öğrenci çekmeyi başarmış.

Su Ürünleri Mühendisliği bölümü 18 farklı üniversitede 19 farklı programla öğrenci almış geçen yıl, bu sayı 2013 yılında 21, 2018 yılında ise 14 idi. Sadece Ankara Üniversitesinin İngilizce ve Türkçe iki farklı eğitim veren bölümü mevcut. Toplamda 582 olan kontenjanların tamamı dolmuş. Geçmiş yıllardaki yazılarımda bölümlerin çok az öğrenci tarafından tercih edildiğini yazmışken şimdi sayıların böyle artması ve bölümlerde hiç boş kontenjan kalmamış olması beni şaşırttı doğrusu.

2013'de 613 olan toplam kontenjan beş yıl sonra 400'e düşmüşken şimdi tekrar aynı seviyelere ulaşmış. Buradan nasıl bir anlam çıkartmalıyız doğrusu bilemiyorum. Bölümlerin kontenjanları geçmiş yıllara göre biraz olsun artmış olsa da bu bölümlere yerleşen öğrenci sayısı ülke ihtiyacını karşılıyor mu, karşılamıyor mu diye bahsetmek için oldukça küçük. Yine de mevcut durumun bölümler için sevindirici olduğunu tahmin ediyorum. Tercih edilmiyor olmak moral buzucudur eminim.

yokatlas'tan [4] bu verileri her yıl alıp genel gidişat ne yönde oluyor diye takip etmek daha iyi olabilirdi ama benim bu konuda yüksek bir motivasyonum olduğunu söylemem doğru olmaz. Sonuçta 14 yılda sadece 4 defa bakmışım durumlarına. Belki bölümlerin hocalarının yazdıkları değerlendirme yazıları vardır, onlara bakıp yazıyı güncelleyebilirim ileride. 

5 Mayıs 2026 Salı

bir takvimi tersten açmak - Alex Schulman

Zaman hakkında düşünmesi en zor kavramlardan biri. Üzerinde düşünmediğimizde bildiğimizi sandığımız ama nasıl oluyor da tek yöne akıyor açıklayamadığımız bir boyut zaman. Geçmişi hatırladığımızda bile filmi geri oynatır gibi hatırlamıyoruz, zaman yine bir andan başlayıp ileri doğru akıyor. Sinemada ve edebiyatta zaman akışını bozan, atlamalı sahnelerle bizi zamanda ileri geri taşıyan eserler olmasına rağmen onlar da olaylar bölümlerde hep ileri akıyor. Belki de gözümüzle hiç tecrübe etmediğimiz bir durum olduğu için hayal dünyamızda bile zaman nehrini tersine akıtamıyoruz.

Zamanda geri gitsek ne yapacağımız bambaşka bir konu, bana hiçbir şeyi düzeltemeyiz gibi geliyor işin doğrusu. Yapılacak hataların bir sınırı olmadığından eski bir yanlışı (ne demekse o artık) düzeltsem bile şimdi aklıma gelmeyen başka bir yanlışla onu telafi ederdim eminim. Bu hakkında çokça düşündüğüm ve yazdığım bir konu olduğundan yeniden aynı şeylerin üzerinden geçmek yerine geçmişi kendime ve başkalarına nasıl anlatıyorum hakkında yazmak istiyorum.

Wittgenstein başka bir bağlamda söylüyor ama insan başlangıcın öncesinden başlamak istiyor anlamaya ve anlatmaya. Olayları geriye doğru anlatabilseydim belki bir yerde durup artık burada konuyla bağlantı kopuyor diyebilirdim ama anlatmaya başlarken o noktayı seçmek genellikle zor oluyor. Her olayın öncesi ve ona neden olan gerekçeleri var. Eğer anlattığım kişiyle (olayla bağlantılı) bir geçmişim varsa oradan başlamak imkanı oluyor ama ya yoksa? Her konuya sanayi devriminden başlayarak bir fikir beyan etmek insanı kendine karşı bile çok sıkıcı biri haline getiriyor.

Günümüz sanatçısı için de Dostoyevski gibi olayları tarihsel sırasıyla anlatmak çok sıkıcı oluyordur herhalde. Bazı anlatılar da en baştan aranan şeyin söylenip sonrasında onun neden olduğu şeyleri göstermeye uygun da olmuyor. Örneğin Citizen Kane'de Rosebud'ın Kane'nin çocukluğundaki kızağının üzerinde yazdığını baştan bilsek bambaşka bir kurgu gerekirdi ve bu daha mı iyi olurdu emin değilim.

Beni zamanla ilgili yeniden düşündüren romanlar Alex Schulman'ın kitapları oldu. Schulman insanın olduğu kişi olmasını tetikleyen şeyleri bize her seferinde farklı bir kurguyla anlatıyor. Bir romanda anlatı iki koldan başlıyor; biri zamanda ileri doğru diğeri geriye akıyor. Bir diğerinde kahraman kendi çocukluğundaki evle günde (ama hep aynı günle) bir telefon görüşmesi yapabiliyor. Telefonu kim açarsa onunla konuşuyor. 17 Haziran'ın kendisi için neden önemli olduğunu romanın sonunda anlıyoruz ama okura kendi için böyle bir günü seçemeyeceğini de söylemiş oluyor. Zaten bir günün bizim için böyle önemli olduğunu bilsek kendimizle ilgili sorunun ve tabi onun nedeninin de farkında olurduk. Schulman'ın Türkçeye çevrilmiş üç romanı var, üçü de okuyana iyi ki okudum duygusunu verecek kitaplar.

Zamanda geri gitmek denildiğinde aklıma ilk gelen Metin Altıok'un dizeleri olmasına rağmen onun hakkında yazmadım: "Bir takvimi tersten açardık, / Eğer isteseydin." Yapılması mümkün tek zaman yolculuğu budur belki de.

[1] https://www.goodreads.com/book/show/59915572-hayatta-kalanlar

3 Nisan 2026 Cuma

adımla çağır beni

Yakın zamanda okuduğum romanların ve izlediğim filmlerin karakterlerin isimlerinin seçimi en az anlatılan konu kadar dikkat çekiciydi. Sanatın diğer alanlarında olduğu gibi içeriğe uygun yapıldığında birbirinden bu kadar farklı tarzların hepsinin birden çalışması, genel geçer bir kuralın olmaması hakkında kısaca yazayım istiyorum.

Bir Kuzey İrlanda romanı olan Sütçü'de [1] kahramanların hiçbirinin ismi yok. Karakterler ikinci kardeş, belki-erkek arkadaş, sütçü diye tarif edilince romanı takip etmek bırakın zorlaşmayı aksine çok daha kolay oldu benim için. Daha önce dünyada tek başına kalmış kahramanları anlatan romanlarda kişilerin adlarının geçmediğine rastlamıştım (seslenecek kimse olmayınca ismin de önemi olmuyor) ama kimsenin adının geçmediği bir romanı ilk defa okudum sanırım. 1970'lerin İrlandasında insanların isimlerinin onların dini ve siyasi aidiyetlerini de belirtiyor olması bugünün okuru için anlaşılmaz gelmiyordur diye tahmin ediyorum. Bir romandaki kızın adının Şirvan olmasıyla Pelinsu olması hangimizde bazı önyargıları tetiklemiyor ki?

Fin yönetmen Aki Kaurismäki'nin Calamari Union [2] isimli filminde de Sütçü'yü anımsatan bir kimliksizleştirme var. Filmin 15 kahramanının adı da Frank, herkesin adının aynı olmasıyla kimsenin adının olmaması aynı şey sayılmaz mı? Kaurismäki kimliksizlik konusunu başka filmlerinde de işlemiş bir yönetmen. Finlandiya'da proleteryayı anlatan bir yönetmen olduğunu görünce neredeyse bütün filmlerini izledim, keşke daha önce fark etmiş olsaymışım kendisini.

Bizim yazarlarımızdan kahramanına isim vermeyen denildiğinde aklıma ilk Yusuf Atılgan geliyor. Aylak Adam'da baş roldeki adamdan sadece C. diye bahsediliyor. Aylak Adam gibi zor bir karaktere isim vermemenin romanın içeriğine ne kadar uygun olduğuna itirazı olan yoktur sanırım. Burada Aylak Adam'daki C.'nin toplumdan ayrışmayı temsil ettiği ve Kaurismäki'nin Franklerinin bireylerin nasıl aynılaştığını temsil ettiğinin farklı temalar olduğunu söylemek gerekir.

Yazı şimdiye kadar sanki isimsiz kahramanlara methiye gibi oldu ama diğer uçtan, yani karakterlere onları anlatan isimler verilen edebiyatın temsilcisi olarak Oğuz Atay var. Tutunamayanlar'ın Selim Işık'ının romanın diğer kahramanı olan Turgut Özben'in yolunu aydınlatan ışık olması, Turgut'un özbenliğini araması anlaşıldıktan sonra Tehlikeli Oyunlar'ın Hikmet Benol'unun neyin peşinde olduğu romanı okumamış bile olsanız gözünüzde canlanmıştır diye tahmin ediyorum. Atılgan'ın aksine Atay'ın karakterleri kendilerine uyan isimleri giyinip öyle karşımıza çıkıyorlar.

Son olarak da romanda çok fazla ve karışık isimler olması mevzusu var. Yazar sana isim mi beğendirecek derseniz itiraz edemem ama romanda çok sayıda karakter olunca hepsine birer isim vermek gerekiyor ve bu okumayı, anlamayı zorlaştırmıyor mu? Savaş ve Barış bu açıdan bakınca zor bir roman ama Yüz Yıllık Yalnızlık benim okuduğum romanlar içinde rakip tanımayacak kadar karmaşık. Nesilden nesile birbirine çok benzeyen, uzun uzun isimler geçtikçe kimden bahsedildiğini takip etmek çok zor. İsimler konusu o kadar zorlayıcı ki romanda anlatılan olaylara odaklanmakta çok zorlanıyor insan. Birbirine benzer hayatlar yaşayan nesilleri anlatmak için bir yöntem olabilir ama yazarı takip etmek gerçekten güç. Yakınlarda bir dizisi çekilmiş, izlemeye fırsatım olmadı ama romandaki karmaşa biraz olsun azalmıştır sanırım.

Nasıl bir olayı, duyguyu tarif etmek için isimlendirmek gerekiyorsa karakterleri de isimlendirmek gerekiyor. Bu Halit Ayarcı'da olduğu gibi karaktere özel dikilmiş bir ceket de olabiliyor isimsiz bir mont da.

9 Mart 2026 Pazartesi

perde hep açılmalı mı?

Üniversite öğrencisi olduğum dönemler. O kadar eski zamanlar ki ders anlatan hocalar sigara içiyor. Sınavlarda sigara içilen sınıflar var. Neredeyse bölümün yarısının aldığı bir dersin sınavı var, çok iyi hazırlanamamışım. Dersin hocası sınav sabahı gelip çok sevdiğim bir grubun solosti öldü sınav yapacak halim yok dedi ve yapmadı sınavı. Hiçbir şey de aksamadı. Dönüp gittik, sınav ertesi hafta yapıldı (ben ona da yeterince hazırlanmadım orası ayrı).

2009 başları. Tahlil sonuçlarını öğrenmek için saat üç gibi hastaneye gidiyorum. Dönüp Mehtap'la bitirme projesi hakkında konuşacağım. Doktorun ofisinden yıkılmış bir şekilde çıkıyorum. Evim 200 metre ileride. Arabayı yarın alırım, eve yürüyeyim diye düşünüyorum ama kendi ofisimde beni bekleyen biri var. Eve kadar nasıl yürüyeceğim diye düşünürken arabaya binip okula gidiyorum. Ne konuştuk, bunun Mehtap'a ne faydası oldu hiç bilmiyorum. Telefonla arayıp gelemeyeceğim desem sorun olmayacağını biliyorum ama eve gidip elimden bir şey gelmeyen bir konuyu düşünmek yerine hayat devam ediyor hissine bırakıyorum kendimi.

Ankara'da bir pazar günü. Annemin cenazesinin üzerinden birkaç saat geçmiş. Yarın güz döneminin son haftası başlayacak. Algoritma dersinde alemin sırrını anlamadığımı biliyorum ama gece uçağıyla Çanakkale'ye dönüp pazartesi perdeyi açıyorum. Acaba dönmesem mi diye bir tereddüt yok aklımda. O yoğunluktaki bir acıyla bir başına kalmak o kadar katlanılmaz bir şey ki üzerinde hiç düşünmeden derse giriyorum. Derste ne anlattım, bunun öğrencilere ne faydası oldu hiç bilmiyorum. 

Bunları yaşamış olmama rağmen twitter'a şöyle yazmışım bir zaman   

"show must go on" içinde bir kendini beğenmeyi de barındırıyor gibi geliyor bana. uzay mekiğinin deposunu dolduruyor olsam tamam da bana ne oluyor? moralin çok bozuk olunca bir gün de işler aksayıversin, nedir yani? illa o perdeyi açmalıyım hissi benim konumumdaki biri için kendine "ben önemli biriyim, ben olmasam nasıl dönecek bu dünya" demenin bir başka yolu

Farklı zamanlarda birbiriyle çelişen şeyler düşündüğüm oluyor. Bugün bile iki fikre de haksız diyemiyorum. Hayat bana önemli biri olmadığımı öğretti, "havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü" varsa bazı şeyler aksasa da olabilir. Bazen de o perde bir başına kalmamak için açılıyor olabilir.  

[1] https://www.nyucel.com/2009/01/syle-sevda-iinde-trkmz.html?m=1

4 Mart 2026 Çarşamba

Damızlık Kızın Öyküsü - Margaret Atwood

Bazı şeylerin neden distopik olduğunu anlayamıyorum. Leziz Kadavralar'daki gibi bir hayat yaşıyor olsak tamam bu distopya diyeceğim ama toplumda çok az kadının doğum yapabilecek duruma gelmesi neden bir distopya oluyor? Bugünkü dünyada insanların çocuk sahibi olmak istemesini bir yere kadar anlayabiliyorum (benim de bir oğlum var) ama konuya gen aktarımı olarak bakmayı hiç anlamıyorum (biyolojik oğlum olmasa da severdim keratayı). İnsanlık tarihi açısından bakınca hem gen diye bir şey olduğunu çok yakın zamanda öğrendik hem de erkeğin çocuğun doğumu için gerekli olduğu bilgisi nispeten yeni bir bilgi.

Toplumun sadece fiziksel emekle hayatta kalabildiği dönemlerde ailelerin çok çocuk yapmalarının tarlada karın tokluğuna çalışacak kişi sayısını arttırmak olduğu bilinen bir şey. Toprak o kadar verimsiz, yetiştirilen ürün o kadar para etmez durumda olunca ekim ve hasat için gündelik işçiye para vermek istemiyor aileler çünkü ellerinde hiçbir şey kalmıyor böyle yapınca. Kraliyet aileleri bir sonraki yönetici de kendilerinden olsun istiyorlar ama onların sayısı çok az olduğundan sanki yoklarmış gibi yapmaktan zarar gelmez, en azından bu yazı için.

Peki bugün niye hala çoğalma, üreme üzerine bu kadar duruluyor? Günümüzde çocuk yetiştirmek o kadar pahalı ve uzun bir süreç ki insanların motivasyonunun çocuğum yaşlandığımda bana baksın olamaz diye düşünüyorum. Ben kırk yaşıma geldiğimde annem bana dışarı çıkarken sıkı giyin üşütme diyordu. Bebekle oynamak başka şeyle ikame etmesi zor bir keyif kabul ediyorum ama hem bebeklik çok kısa sürüyor hem de başkasının bebeğiyle oynamak da benzer şekilde keyifli.

Damızlık Kızın Öyküsü'nde [1] her ne oluyorsa oluyor, kadınların büyük kısmı doğurganlıklarını kaybediyor. Bunun doğal sonucu olarak dünya nüfusunun hızla azalacak olması bir gerçek ama halihazırda yaşayan insanlar için bu neden bir sorun olsun? Bugün doğan bir çocuğun üretim alanına katılması için nereden baksanız 20-25 yıl gerekiyor. 25 yıl sonra işlerimizi kimler yapacak diye mi dertlenelim? Hem biz öldükten sonra dünya nüfusu artmış, azalmış bize ne?

Böyle diyorum ama Atwood'un bahsettiği gibi bir değişiklik olsa eminim toplumda büyük bir hareketlilik oldurdu. Yani kast ettiğim şey Atwood'un abarttığı değil. Atwood, Le Guin gibi romancıları diğerlerinden ayıran önemli şeylerden birinin hayal ettikleri dünyayı kahramanlardan birine masal gibi anlattırmayıp bizi o dünyanın içinde yaşatıp, dolaştırıp aktarmaları olduğunu düşünüyorum. Bir roman okurken Herland'deki gibi bir anlatıcıdan dinlemek yerine Karanlığın Sol Eli'ndeki gibi yaşantıdan öğrenmek istiyorum neler olduğunu.

Romanın 1990'da bir filmi [2] de çekilmiş. Çok yakında izlediğim filmi oldukça beğendim. Sonuçta yönetmenin romandan anladığı benim anladığımdan çok bambaşka bir yerde olmadığından şurası olmamış diyebileceğim bir yeri yok. Romanı geniş kitlelere tanıtan herhalde 66 bölümlük dizisi [3] olmuştur, onun hakkında da söylenecek şey çok az bence. Romanda bu kadar uzun sürecek bir diziyi taşıyacak kadar malzeme yok ama dizi yeterli uzunluğa geldiğinde başka satış stratejileri izlendiğinden bu kadar uzatıldı diye tahmin ediyorum.

Atwood çok üretken bir yazar, onun dünyasıyla tanışmak için Damızlık Kızın Öyküsü iyi bir giriş kitabı olabilir. Sonrasında Karanlığın Sol Eli'ni de okuyunca iki büyük yazarın diğer kitaplarını nasılsa okursunuz.

28 Şubat 2026 Cumartesi

Ayaktakımı Arasında Kurosawa

Sorsalar Dostoyevski, Tolstoy, Gorki gibi Rus edebiyatçılarını okuduğumu söylerim ama acaba okuduklarımın ne kadarı bu yazarların yazdıkları ne kadarı çevirmenlerin metinlerden anladıkları acaba? Geçen yıl Tutunamayanlar oyununa gittiğimde hiç beğenmemiş ve sahneye koyanların romanı anlamadığını düşünmüştüm. Türkçe bir roman üzerinde bir zaman çalışmış, provalar yapmış, sahneye koymuş bir grup insanın, hakkında bu kadar değerlendirme de yazılmış olmasına rağmen romanın kahramanını, Selim'i, bu kadar yanlış anlaması nasıl mümkün olabilir? Madem anadilimizdeki bir metni bile böyle farklı anlayabiliyoruz çeviri metinleri nasıl anladığımızı düşünüyoruz?

Önce bugün neler yaptığımı sıralayayım, sonra bu yaptıklarımdan bir anlam çıkarmanın mümkün olup olmadığını konuşalım.

Güne başlarken Gorki'nin Ayaktakımı Arasında [3] oyununu okudum. Telif ücreti gerektirmediğinden piyasada istemediğiniz kadar çevirisi var, ben çokça Rusça çeviri yapmış Koray Karasulu'un çevirisini okudum. Oyunun bakış açısına çokça itirazım var ama onlara sıra gelecek mi bilemiyorum.

Günün ilk film olarak Kurosawa'nın 1957 tarihli Donzoko'yu [1] izledim. Kurosawa muhtemelen Ayaktakımı Arasında'nın Rusça'dan Japonca'ya çevrilmiş halini okudu ve anladığını senaryolaştırdı. Altyazılar için kaynak metin İngilizce iken ben filmi Türkçe altyazı ile izledim. Böyle düşününce dördüncü dilde anladığımı düşünüyorum Gorki'nin yazdıklarını. Birkaç ay önce Türkçe bir roman üzerinde Türk tiyatrocularla bile anlaşamamışken bu nasıl olabiliyor peki?

Gün ortasında bir keman resitali dinleyip eve dönünce Peter Wild'ın Akira Kurosawa [4] kitabından filmle ilgili kısmı yeniden okudum. Bu kitap da İngilizce olmasına rağmen evdeki Türkçe çevirisini okudum ve bir şeyler anladığımı düşündüm. İlgili bölümde Jean Renoir'in de aynı oyunu filme [2] uyarladığını ve Kurosawa'nın filmi için "Benimkinden çok daha önemli bir film bu" dediğini okuyunca vaktim var onu da izleyeyim dedim.

Renoir de Rusçadan Fransızcaya çevrilmiş oyunu okuyup senaryolaştırmış ve ben yine Türkçe altyazı ile izledim filmi. Burada araya İngilizce girmemiş olabilir diye düşünüyorum. Yani bu defa da en iyi ihtimalle üçüncü dilde anladım Gorki'nin oyununu.

Rusça, Japonca ve Fransızcayı anadilim gibi biliyor olsaydım (bunun bile ne kadar kısıtlı faydası olduğunu gördüm) filmlerin Gorki'nin oyunuyla ilişkilerini karşılaştırma imkanım olurdu belki ama böyle bir yeterliliğim yok maalesef. İşin garibi aynı kaynaktan çıkan ve çok farklı yollardan bana akan bu suyun aynı su olduğunu anlayabiliyorum (veya anlamak istiyorum, bilemiyorum). İşin doğrusu okuduğum ve izlediğim kadarıyla Ayaktakımı Arasında öyle derinlikli felsefi tartışmaların olduğu bir metin değil. Okuduğum metinde geçen "İnsan özgürdür... Yaptığı her şeyden kendisi sorumludur; inanmaktan, inanmamaktan, sevmekten, aklı başında davranmaktan hep kendisi sorumludur..." ifadesini iki yönetmen de benim gibi anlamış ve sinemaya aktarmış diye düşündüm. Bireye böyle bir sorumluluk yüklemenin tamamen hatalı olduğunu düşünsem de bunu Gorki ile tartışma imkanı olmadığından üzerinde daha çok yazmak istemiyorum. Benzer şekilde oyunda geçtiği gibi insanları iyiler ve kötüler diye ikiye ayırmak da külliyen yanlış bir bakış açısı; hepimizin içinde iyilikler ve kötülükler var.

Gözünün içine bakarak konuştuğun biri bile kast ettiğini anlamıyorsa bir fikri dördüncü dilden anlayamayacağını düşünmek ama yine de anladığını hissetmenin kafa karışıklığıyla bitiriyorum bu yazıyı. 

26 Şubat 2026 Perşembe

Bugonia & Save the Green Planet!

Yetmişlerin rock gruplarının röportajlarını dinlediğimde en şaşırdığım şey grup elemanlarının çaldıkları şarkıların albümdeki halini değişik bulmaları oluyor. Çok büyük diye bildiğimiz müzisyenler (Rob Halford gibi kendinden geçmişken söyleyenleri saymıyorum) bile kendi performanslarını dinlediklerinde hayret ettiklerini söylüyorlar. Aslında bir kaydı dinlediğimizde hiç icra edilmemiş bir şeyle karşılaşıyoruz. O kadar ki değil dinleyiciler, müzisyenler bile onu ilk defa dinliyorlar. Elbette bu her zaman parçanın akustik halinden daha çok hoşumuza giden bir şey dinliyoruz anlamına gelmiyor.

Üniversiteye gidene kadar annemin evinin yan bahçesinde düğünler olurdu. O zamanlar bana devasa gelen yan evin bahçesinde cuma akşamı başlayan düğünler pazar geceye kadar sürerdi. Elektro bağlama denen sazı uyduruk bir amfiye bağlayıp, bana hep aynı gibi gelen türküleri çalarlardı. Ben, nereden bulaştıysam, Barış Manço, Cem Karaca, Üç Hürel gibi müzikleri dinlediğimden ızdırap olurdu yaz geceleri. Şimdi dönüp geriye baktığımda o dönemin türkü albümlerinin hâlâ bana berbat gelen halleriyle kaydedildiklerini görüyorum. Neşet Ertaş'ı sadece o albümlerden dinleyen biri gerçekten çok kötü bağlama çaldığından ve söylediğinden emin olabilir rahatlıkla. Benim de çoğu türküsünü başkasından dinleyince vay be neymiş bu dediğim çok olmuştur. Çok az da olsa Ruhi Su gibi istisnalar da var; bir türküyü ondan dinleyince artık başkasından dinleyip beğenemiyor insan. 

Bazı eserlerin bir sanat dalından diğerine aktarılmasında benzer bir his oluyor bende. Çok nadir olsa da bir romanın sinemaya aktarılmasında veya bir filmin yeniden çekilmesinde özgün eserin ruhu korunmuş ama ileri taşınmış diye düşünüyorum [konuya bu kadar uzaktan gelmene inanamıyorum]. Yorgos Lanthimos'un son filmi Bugonia'yı [1] da böyle bir hisle izledim. 2003 yapımı bir Güney Kore filmi olan Save the Green Planet! [2] filmini yeniden çekerken temayı büyük ölçüde korumuş olsa da yaptığı değişiklikler filmi daha iyi hale getirmiş bence. Kahramanın sevgilisi yerine kuzeninin olması, CIO'nun erkek değil de kadın olması gibi farklar elbette önemsiz şeyler ama Lanthimos'un eski filmlerinde gördüğümüz donuk diyalogların, kuru oyunculukların bu filmde olmaması yönetmen açısından bir başarı olmuş. Lanthimos'tan sadece bu filmi izleyen biri onun İngilizce film çeken bir Yunan olduğunu anlayamaz ama her yönetmen için buna ihtiyaç var mı emin değilim. Korece çekilmiş bir filmi İngilizce altyazıyla seyredip bunu bir Yunan yönetmenin filmini İngilizce seyredip nasıl karşılaştırabilirim bilemiyorum ama her iki filmi izlemeden önce sonunu bilmeme rağmen Bugonia bana daha çarpıcı geldi. Jang Joon-hwan'ın filminin ortalarında seyircinin tahmin ettiği sonu Bugonia'da son ana kadar acaba diyerek izliyoruz. Filmlerin sonunda illa bir sürpriz olması mı gerekiyor derseniz, bence de gerekmez ama The Sixth Sense'in sonu gibi bir son her filmde de karşımıza çıkmıyor doğrusu.

Her iki filmdeki komplo teorisine inanan kahramanların düştüğü yanılgı, her şeyin bir nedeni olması fikri bence. Aslında hayatta o kadar az şeyin bir nedeni var ki! Tesadüf ve şansın hayatımızdaki rolünü çok küçümsüyoruz. Azıcık acele etsek ve bir önceki metroya binsek bizi neyin beklediğini biliyor muyuz ki karşılaştığımız her olayın, davranışın arkasında bir şey arıyoruz? Elmayı bırakırsan yere düşer bunu biliyoruz ama insanlar arasında yaşananlar bazen de sadece olaylar öyle geliştiği için tesadüfen öyle oluyor. Bunu kabul edince hayat biraz daha kolaylaşacak gibi geliyor bana.

13 Şubat 2026 Cuma

Aşırı Düşünen Kadınlar - Susan Nolen Hoeksema

Kitaba başlarken önce aşırı düşünmenin tanımı yapılacak sanmıştım ama çok üstünkörü bir tanımlamayla geçiştirildi. Alt başlık "zihnim neden hiç susmuyor?" olunca sanki düşünme faaliyeti fazla yapılınca overthinking mi oluyor diye şüpheye düşerek başladım okumaya. İlk gençliğimde ben de sürekli aklımdan bir şeyler geçiyor ve kendi kendime konuşuyor olmamı sıradışı bir şey sanıyordum, tabi başkasının aklına giremediğimden herkesin benzer durumda olduğunu anlamam ancak bu konuyu konuşma cesareti bulduğum, haliyle biraz büyüdüğüm yıllara denk geldi.

Kitapta net bir tanımı verilmese de aşırı düşünme ile yazarın kast ettiği şey bir konuyu gerekmediği kadar düşünüp düşüncenin uzantılarını hayatı olumsuz etkileyecek konulara getirmek ve bunu devam ettirmek. Yoksa bir konuyu, kavramı bunlarla ne kast ediyorum, hissettiğim duyguların adını doğru koyuyor muyum gibi düşünceler değil. İşin doğrusu böyle zihinsel faaliyetler sürekli yaptığımız işler değil. Düşünürken suyu yatağında tutmak kendi başına güç bir işken bir de bunu fazla yapmayın diye kitap yazmaya gerek yoktur herhalde. İnsanın hayatını etkileyen çok önemli bir konu olduğunda bunu düşünmesini de bir sorun olarak görmemek gerekir, yazar da böyle yapmıyor. Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm varsa insanın o sürede başka bir şey düşünememesi kadar normal bir şey olamaz. Aşırı düşünme ile bu düşüncelerin peşine takılıp hayatın geri kalanı için de karanlık düşüncelere kapılmak kast ediliyor. Nietzsche'nin yoruldugumuzda ve cesaretimizi kaybettiğimizde yıllar önce yendiğimiz eski düşüncelerin hücumuna uğrarız diye tarif ettiği duruma çok yakın bir ruh hali. 

Kitabın adında geçen kadınlık kavramı da tartışılmadan üzerinde anlaştığımız bir konu gibi geçilmiş ama ilerleyen sayfalarda kitabın neden kadınlar hakkında olduğunu anlatırken biyolojik ve hormonal konulara hiç değinmeden sadece kültürel kodlardan devam edilerek bu açık önemli ölçüde kapatılmış bence.

Yazar bir psikoloji hocası olduğundan aşırı düşünmenin üstesinden gelmek için denenebilecek stratejiler bölümünde kafaya takmayın gibi saçma sapan şeyler önermemiş. İnsan kendini kötü hissettiğinde aynı durumları yaşamış milyonlar olmasına rağmen kendini, yaşadıklarını biricik hissettiğinden kitapta geçen anektotların kendini tarif etmediğini düşünecektir muhtemelen. Bir sarmalın içindeyken insanın bir kitap okuması, okuduğundan faydalanması kolay olmaz diye düşünsem de kötü olmadığı zamanlarda yapılacak hazırlıkların faydası olur sanırım.

Hayat katlanılmaz hale gelmişse doğrusu bir psikiyatristen yardım almak olacaktır ama bu kitabı da severek okumadım diyemem.

[1] https://www.goodreads.com/book/show/202090143-a-r-d-nen-kad-nlar---overthinking

10 Şubat 2026 Salı

Arvid Jansen üçlemesi - Per Petterson

Bir zamandır gündüzleri Norveçli yazar Per Petterson'un romanlarını okuyarak, akşamları da Fransız yönetmen François Truffaut'dan bir film seyrederek geçiriyorum günleri. Hareketli günler olduğu söylenemez ama hareketle ilgili beklentim de azaldı sanırım.

Modern İskandinav edebiyatı benim için içine girmenin zor olduğu bir dünya oldu başlarda. ilk okumaya başladığımda sanki yazarların bizim de dertlerimiz var dediklerini duyar gibi oluyordum ama zamanla daha aklı başında okumalar yapabildiğimi düşünüyorum. Hala kimi yazarları okurken çok mikro dertleri anlatıyorlarmış gibi geliyor ama Per Petterson çağdaşlarından ayrılan bir yazar. Örneğin Dag Solstad romanlarında Norveç sosyalist partisinin işçi sınıfına vaad edecek bir şeyi olmadığını yazarken Petterson sınıf çatışmasının orada da yaşandığını söylüyor. Bir yerde Norveçte bir çelik fabrikasının avm'ye dönüştürüldüğünü anlatıyor, aynı Çanakkale'de Tekel şarap fabrikasının avm olması gibi. Petterson'un Türkçeye çevrilmiş altı romanına bakınca aslında tek bir romanı yazıyormuş gibi geliyor bana. Nasıl yönetmenler için tek bir film çekebilir deniyorsa yazarlar da tek bir roman yazabilir denilmesi içi boş bir söylem olmaz sanki.

Bir yazarın hayatıyla romandaki karakterler arasında ilişki kurmayı hiç önemsemesem de Petterson bu konuda okuyucuyu zorluyor. Kendi ailesini bir faciada kaybetmesi gibi bu üçlemenin kahramanı Arvid'in benzer bir şey yaşaması, Arvid'in yazar olması ve yazdığı romanın ilk cümlelerinin Per Petterson'un At Çalmaya Gidiyoruz romanının girişi olması yazarın bu benzerlikten değil tedirgin olmak, okuru böyle düşündürmek istediğinin belirtileri. Elbette kimse yaşadığı hayatı yazamaz, yazabilseydi bile okunmaya değer olmazdı sanırım.

Romanları ya her şeyi bilen gören bir anlatıcının dilinden ya da birinci tekil şahıstan okuyan bizler için bir yeniliği de var Petterson'un. Arvid annesinin yanında değilken bile yaşadıklarını, düşündüklerini kendi ağzından aktarıyor. Bazı sahnelerde bunu nasıl biliyorsun dedirtecek kadar okuyucunun kafasını karıştırıyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar [4] Aydaki Kadın romanında 'Bereket versin o gece Selim yoktu. O gece... O gece Selim’in yokluğu vardı' diye anlattığı gibi Petterson'un romanlarında da bahsi geçmeyenlerin yokluklarının varlığı çok hissediliyor. Annesi, babası, kardeşleri, ayrıldığı eşi, kızları romanlarda eksiklikleriyle de var oluyorlar. Birinin yokluğunun odadaki en gerçek şey olması hissini hepimiz biliyoruzdur ama Petterson da güzel anlatmış bu durumu.

En sevdiği romanlar arasında İnce Memed'i de sayan Per Petterson'un sadece bu üçlemesine değil diğer romanlarına bir şans verin derim, beğeneceksiniz.

IPv6 konusunda ne durumdayız

Geçen gün e-devlet uygulamasına yeni bir bilgisayardan bağlandığımda gelen bildirim e-postasındaki IP adresi beni 20 yıl önceye götürdü. İlk...